24 Nisan 2011 Pazar

This will make you love again



 Eldiven takıyordu. Her bir parmağına tam oturan siyah deri bir eldiven. Yüzüme o eldivenlerle dokunduğunda tüylerim ürperiyordu. O eldivenlerle beni soymasını, sertçe okşamasını, göğüslerimi acıtark sıkmasını, yavaşça boynumu kavramasını ve sonra o eldivenleri bacak aramdaki ıslaktan içime sokmasını istiyordum. O an düşünebildiğim tek şey buydu. Deri eldivenin benle karışan kokusunu merak etmekten neredeyse yorgun düşecektim..

“Mümkünse bana aşık olmayacak biriyle sevişmek isterim” dedi gülümseyerek ve gözlerini yoldan ayırmayarak. Arabayla, muhtemelen bir gece bile geçirmeyeceğimiz otele doğru gidiyorduk. Sonra o rahatsız edici sessizlik… Söyleyecek bir şeyim yoktu, dönüp sadece anlamlı ve alaycı bir bakış attığımı hatırlıyorum. Özgüvenin bu hali beni niyeyse kaskatı yapıyor. Bacaklarımı yavaşça gevşettim ve az önceki istekli halimin azalmaya başladığımı fark ettim.

 “Senin de kafan iyi galiba?” dedi sonra. “Kafam o kadaaaaaaar iyi ki yarın ne yaptığımı hatırlamayabilirim” dedim. Bu sefer ben güldüm ve müziğin sesini biraz açmasını istedim. Gözlerim kapalı, çalışan kaloriferin ısısı ağzımı kurutup burnumdan girerken, içeriye yayılan araba kokusunu koklayarak başımı koltuğa ittim. Aramızdan soğuk bir rüzgar geçti.

Asansörle odaya çıkarken gözlerimizi birbirinden ayıramadık. Kilitlenmiş gibiydik.Az sonra yaşanacak yıpratıcı bir sikişin bakışlarını görmek içimdeki vahşi şeyi uyandırıyordu. Onu hoyratça ama hiç tam olarak doymayarak tüketmek istiyordum. Çünkü doyarsam biterdi. Az gelmeliydi ki huzursuz kalayım ve yine yine yine başa sarmak isteyeyim.

Odaya girdiğimiz anda beni ensemden tutup yatağa yüzükoyun yatırdı. Bir yandan pantolonumu indirmeye çalışırken, bir yandan da üzerime çıkmış beni öpüyordu. Pantolonumu sıyırmayı başardığında hiç vakit kaybetmeden belimden beni kendine doğru çekip, tek hamlede sertçe içime girdi. Zevkli acının inlemesi... İlk defasına göre oldukça şanslı olduğumu düşünüyordum ihtişamlı siki ve sert ritmiyle içime girip çıkarken. Bir süre sonra, artık ben inlemenin ötesinde bir ivmeyle neredeyse çığlık atmak üzereyken, içimden çıkıp kıyafetlerimin üzerine boşaldı. Yığılıp kaldık ve ben sonra üzerimdekileri temizlemek için banyoya giderken birbirimize bakıp gülümsedik. Yine o müstehzi ifade, yine o soğuk rüzgar…

Gecenin devamında açılan bir şişe şarabın daha da etkisiyle bir girdabın içine doğru kayıyorduk artık. Başım dönmeye başlamışken koltuğa oturup beni kendine çekti. Böyle havada bırakılmış yönlendirmelerin olduğu durumlarda, benden ne beklendiğini hissediyor olmam galiba o anda ben olsam, bana ne yapılmasını isterdim diye düşünmemle alakalı. Külodumu sıyırıp üzerine oturabilirdim, arkamı dönüp önünde diz çökebilirdim, kucağına sokulup onu öpebilirdim ama ben olsam bu koltuğa oturup bacaklarımı açıp böyle dururken birinin gelip başını oraya gömmesini ve mümkünse bana kim olduğumu ve nerede olduğumu unutturacak noktaya kadar beni emmesini isterdim. İçimde sanki iliklerimden düğümlenmiş ve apış aramda son bulan bir ipin yavaş yavaş gerilmeye başladığını duyumsamak, kanım azar azar çekilirken, aldığım nefesi göğüs kafesimde tutmak ve gözlerimi artık tamamen kapatıp, debiye göre akmak. Ağzına teslim olmak… O an istediğim şey sadece buydu. Ben olsaydım, bana bunu yapardım. O halde onun de payına düşen şu an bu olacaktı.

Şaraptan morarmış ağzımla kasıklarına dudaklarımı değdirdiğimde irkildi. Koltuğun yanından ellerimi içeriye sokup kalçasını kavradım. Kalkmış sikinin üzerinde yukarıya ve aşağıya doğru dilimi gezdirirken onu izliyordum. Göz göze geldiğimizde sikini ağzımdan çekip yanaklarıma, gözkapaklarıma ve boynuma sürüyordu. Ağzım açık bir şekilde tekrar oraya girmesini bekliyordum. Sikini yüzüme hafifçe vurmaya başladığında gülümseyerek beni izliyordu. Aklımda o an sadece eldivenler vardı.

Artık ağzımın içine ben dururken girip çıkmaya başladığında yavaş yavaş zirveye yaklaştığını biliyordum. Tempoyu yavaşça düşürdüm, elimle onu okşamaya devam ettim ve sonra durdum. O bana soru soran bakışlarla bakarken yere saçılmış olan kıyafetlerinin arasından eldivenlerini aramaya başladım. “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Tekini bulabildiğim eldiveni ona doğru attım ve arkamı dönüp yatağa dizlerimin üstüne çöktüm. Ne yapacağını bilmemenin çaresizliğiyle ayağa kalktı ve “Ne yapmamı istiyorsun anlamadım?” dedi içime girmeye çalışırken. Onu yavaşça ittim ve “Eldiveni takıp, parmaklarını içime sokmanı ve beni öyle sikmeni istiyorum” dedim. Bunu duyunca gülümsedi şaşkınlıkla “Böyle bir isteği ilk defa duyuyorum, ne acayipsin sen!” dedi.  Gülümsemesinden bir yandan bunun hoşuna gittiğini anladım ve dizlerimin üstünde iyice öne doğru eğilerek göğsümü ve başımı yatağa koyup beklemeye başladım. Başlarda biraz tuhaftı ve tutuktu. Eldivenli tek eliyle kalçalarımı ve sırtımı okşarken, diğer elinin parmaklarını içime sokuyordu. Bacaklarımı birleştirdim ve yana doğru yattığımda eldiveniyle göğüslerimi, boynumu ve nihayet yüzümü okşamaya başladı. Aldığım zevki gördükçe tansiyon arttı. Yüzümü okşadığında parmağını yakaladım ve eldivenin üzerinden sertçe ısırdım. Canının yandığını ve bundan hiç hoşlanmadığını fark etmemle, kalçama öyle bir tokat attı ki bir yandan bunun verdiği acıyla, bir yandan da sinirlendiği için aldığım zevkle sinir bozucu bir kahkaha attım. O kahkaha elbette benim cezam olacaktı. Sonrasında beni sırtüstü çevirip saçlarımı kavradı ve “Şimdi anladım ben senin ne istediğini” dedi hırsla. Eldivenli parmakları nihayet içimdeydi ve bunu yaparken “Bunu istiyorsun değil mi? Hoşuna gidiyor mu ha?” diye sorular sorup duruyordu. Tek bir şey söyleyemiyordum, çünkü artık zirveye saniyeler vardı. Bacaklarımı sıkıca birleştirdim, tek eliyle bütün gövdemi sarsıyordu ve “Konuşsana!” diye bağırdığında, taş gibi kaskatı kaldım. Tam o anda elini çekti, eldiveniyle ağzımı kapatarak, içime girdi ve birkaç kez gidip geldikten sonra boşaldı.

Deri eldivenin benle karışan kokusunu duyumsadım ve “Elini sakın yüzümden çekme” dedim boğuk bir sesle. Bileğinden kavradım ve elini yüzüme bastırdım. Bir süre öyle sessizce durduk.

Kendimize geldiğimizde “Bu eldivenleri sana hediye edeyim, beni hatırlarsın” dedi alaycı bir ifadeyle. Az önceki sevişmeye yabancılamış gibiydik.

“Gerek yok, sende kalsın. Seviştiğin ama sana aşık olmayan birinin hatırası olarak saklamak istersin belki” dedim.





27 Şubat 2011 Pazar

Jism

 

Kelimeler aylarca aramızda gidip geldi. Biz aylarca sadece yazışarak birbirimizi sindirdik ve gittikçe artan bir dokunma arzusuyla ivmelenip durduk. Başlarda eğlenceli bir oyundu. Olduğu kadarıyla zevk aldığımız bir oyun. Güvenli alanlarımız, sorulamayan sorulara verilmeyen cevaplarımız vardı. Adımı bilmiyordun mesela. Önemi de yoktu bir yere kadar.

“Sana adını, bana doğru düzgün cevap veremeyeceğin bir anda soracağım” demiştin. O anı defalarca hayal ettik.

Bana beni nasıl sikeceğini anlatıyordun ve ben tüm bunları okuyarak birini daha görmeden arzulamanın ne acayip bir şey olduğunu düşünüp duruyordum. Seninle konuşurken her defasında sırılsıklam olduğumu hatırlıyorum.

Kestik!

Perdesiz, henüz eşyaların yerleşmediği boş bir ev. Gecenin bir vakti buraya neden geldiğimizi biliyoruz. İçeriye girip, beni kapanan kapıya dayıyorsun. Her şey çok hızlı, artık bekleyecek güç ve erteleyecek bir dönemeç daha kalmadı. Birbirimizin tadına bakmak değil, bu basbayağı hunharca bir yeme arzusuna benziyor. Üzerimdekileri çıkarmaya çalışıyorum ama bunu başaramıyorum.

Duramıyoruz, istediğim tek şey bir an önce sikini ağzıma alabilmek. Bunu yapıyorum, sikin ağzımdayken bu anı ne kadar uzun bir süre beklediğimi düşünüp gülüyorum ve onu yiyebilmek istiyorum. Burnum ve dudaklarım kasıklarına değene kadar bastırıyorum kendimi sana. Gözlerim yaşlanıyor, ellerimle kıçını sıkıp daha çok kendime doğru çekiyorum seni. Nefesim gidiyor ve o anda boğazımdan aşağıya doğru kayan sikinle boğulmak istiyorum birkaç saniyeliğine.

Duramıyoruz, banyodaki dolabın üzerine beni oturtup içime giriyorsun. Her şey o kadar hızlı ve sert ki, canım acımış olsa bile bunu hissedemeyecek bir durumumdayım. Gözümü açıp, aynada kendimle karşılaşıyorum. Ayaktayım, başımı biraz daha eğsem lavabonun musluğuna çarpabilirim. Dizlerim titriyor, leğen kemiklerim dolabın köşesine çarpıyor ve bu esnada sen kalçalarımı sıkarak, hem de çok sıkarak, acıtarak, tokatlayarak bana “adın neydi senin?” diye soruyorsun gülerek. İsmimi hecelemeye çalışıyorum, gülerek. Sikerken tekrar ederek adımı heceliyorsun sessizce.

Duramıyoruz, perdesiz evin, perdesiz yatak odasında çarşafsız yatağın üzerindeyiz. Hızdan ve birbirimizden başımız dönmüş bir halde sigara içiyoruz konuşmadan, çıplağız artık ama hala doymamışız. Burası apartmanın otoparkına bakan bir giriş katı. Yoldan birileri geçiyor, karşıki binadaki dairelerin ışığı, park eden arabaların ışığı, sokağın ışığı odaya süzülüyor. Bizi birinin görmüyor olması imkansız bunu biliyoruz. Ama bir fotoğraf karesinin içindeyiz ve her şey çok hızlı.

Duramıyoruz, ben o çıplak ve perdesiz odada yatakta yüzükoyun çeviriyorsun. Başa dönüyoruz. Ağzım kuruyor. Dilim damağım öyle kuruyor ki onları birleştirip bir kelime edemeyeceğimi biliyorum artık. Sonra bir ses geliyor ve bir sarsıntı oluyor. Henüz yeni alınmış bu çarşafsız yatağın kırıldığını anlayıp kahkahalarla gülüyoruz ama duramıyoruz.

Kestik!

Kapıdan içeriye girer girmez, hiç konuşmadan önünde diz çöküp fermuarını açıyorum ve sikini ağzıma alıyorum. Aklıma bana anlattığın o hikaye geliyor;

“Kadın kapıdan girdi, hiç konuşmadan pantolonumu indirdim ve ağzına verdim. Boşalınca salona doğru yürüyüp –gel bir sigara içelim- dedim. Kadın sinirlendi ve bunun çok aşağılayıcı olduğunu söyleyip gitti. Belki de haklıydı. Bir daha da hiç sevişmedik”

Sonra boşalıyorsun. O kadar çok ve yoğun ki bir hamlede yutmayı beceremezsem burun deliklerimden püsküreceğinden korkuyorum ama yutmayı başarıyorum. Ayağa kalkıp ayakkabılarımı çıkarırken, sana seni çok özlediğimi söylüyorum, boğuk bir sesle, yüzüme bulaşmış tükürük ve meniyi temizlemeye çalışırken.

Kestik!

Televizyonda futbol maçının sesi neredeyse sonuna kadar açık. Normalde asla tahammül edemediğim şeylere nasıl oluyor da senin yanındayken itiraz edemediğimi düşünüyorum. Bu esnada sen bir yandan maçı seyrederken ben de sikini avuçluyorum şortunun üzerinden. Yüzümü gezdiriyorum kasıklarının üzerinde. Dikkatin hiç dağılmıyor. Sana yapmak istediğim her şeyi sen zaten istiyor oluyorsun. Şortunu biraz aşağıya indirip, sikini kökünden yalamaya başlıyorum. Seni emerek ağzımdan içime çekmeye çalışırken kafamın içindeki bütün fazlalıklar gözkapaklarımın köşesinden çıkıp gidiyor. Beni izlemeye başlıyorsun. O ana kadar sikinin üzerine oturma isteğini erteleyip duruyorum. Dakikalar geçiyor ve maçta kritik bir an oluyor. Tansiyon yükseliyor, sen birden doğruluyorsun, o esnada ben daha fazla dayanamayıp kilodumu çıkarıp üzerine oturuyorum bir hamlede. Birileri çalımlarını yapıyor, seyircinin sesi yükseliyor, top kaleye yaklaşıyor, başım dönmeye başlıyor ve hızlanıyorum, kalçalarım kasıklarına vurdukça çıkan ses stadın ıslık sesine karışıyor ve top nihayet ağlara kavuşurken atılan gölü komşularının duyacağı inlemelerle kutluyoruz.

Kestik 

veee Müzik başlasın!







8 Ocak 2011 Cumartesi

Girls Got Rhythm



“Arzu ve ihtirasın farkını biliyor musun?” derken, burnuma sadece yakınına gelince alabileceğin hafif parfüm kokusu geliyordu ve ben o esnada sadece bu kokuyu daha yoğun bir şekilde algılayabilmek için sana milimetrik hareketlerle sokuluyordum. Bence içine külot giymiyordun. Ya da daha doğrusu o anda içine külot giymediğinden emindim çünkü bunu hayal ediyordum.

Siyah hırkan ve içinde tam da o iç gıcıklyan yerde biten gömlek düğmelerin bana o anda “arzu” ya dair bir kaç şey düşündürüyodu. Sana dokunmak hatta kokunu ensenden içime çekmek istiyordum. Ayak parmaklarındaki kırmızı küçük tırnaklarını düşünüyordum. Ellerindeki ojeyle aynı renk. Alacağım o parmaklarını ve dilimle teker teker eriteceğim her birini emerek. Narin küçücük kemiklerini hissedeceğim ağzımda. Net düşünemiyordum artık zihnim karanlık bir yere doğru kayıyordu.

“Arzunun ifadesi olan şey eller…”  derken sigaranı yaktın ve ben parmaklarını ağzına götürüp, amıma dokunduğun o ilk saniyenin heyecanını hayal ederken, ağzımda beklettiğim içki yudumunu yuttum. Boğazımdan aşağıya yakarak akan ve gözlerimi buğulandıran o yudum…

Meme uçların diktir senin. Onları seni sikmiş herhangi bir adamın yalayıp emdiğinden daha güzel yalayıp emeceğim. Sana, bana yapılmasını istediğim her şeyi, yapılmasını istediğim gibi, acele etmeden yapacağım. Parmaklarımla amından aldığım ıslaklığı göğüs uçlarına sürüp, tadına ilk oradan bakacağım. İşaret parmağımla kıçının aralığından aşağıya kayıp önce dar göt deliğine,  sonra da ıslak amına yavaşça sokacağım parmaklarımı. Arada kalan o santimerelerle ölçülecek boşluğun üzerinde dilimi gezdirirken gerçek kokunu ve tadını alacağım. Sonrası flu…

Artık seni dinleyemiyordum. Başım dönüyordu. Saçlarındaki tokayı çekerek çıkarıp, aralık ve kurumuş dudaklarına yapışırken, o iç gıcıklayıcı aralıktan elimi yavaşça sokup, sutyeninin içinden göğüs uçlarına dokunmak istiyordum. Yüzündeki şaşkın ifadeye bakıp, sonrasında gülümseyerek bana vereceğin karşılığı görmeyi ve artık duramayacağımız ve asla yavaşlayacağımız o viraja senle girmek istiyordum.

Kadınlar birinin onu arzulayıp arzulamadığını hissederler değil mi? Hissediyor muydun acaba? Yoksa nihayet kendi aralarında ettikleri “erkek muhabbetinden”  sıkılınca yanındaki kadının varlığını hatırlayan ve otomatik bir şekilde elini birleşmiş dizlerinin arasına atıp okşayan ve daha önceki gecelerde ve günlerde olduğu gibi nihayetinde seni sikeceği garanti olan sevgiline mi yönelmişti dikkatin?

Ne hakkında konuştuğumuzu ve senle aramızda nasıl bir akımın gidip geldiğini anlayamayan erkeklerimiz “arzu ve ihtirasımızın”ın  arasına girmişlerdi. Oysa biliyordum bir kaç saniye daha sürseydi ve yalnız olsaydık, göz göze geldiğimiz anda başka seçeneğim kalmayacaktı: dudaklarındaydım… Şimdi apış aram zonkluyor ve kasılıyordu çünkü biliyorsun bazı şeylerin geri dönüşü yok. Birini istemeye başladığın anda açlığını da, ihtiyacını da arzunu da başka biriyle veya bir şeyle besleyemezsin. Sahi, ihtiras neydi?

Mutfağa yöneldiğin anda artık bazı şeylerin hesabını veya açıklamasını yapmaya ihtiyaç duymayacak bir noktaya gelmiştim. Basbayağı gözü karalıktı bu. Sana kelimelerle anlatamayacağım şeyi, yaparak göstermeliydim. Arkan dönüktü, saçındaki tokayı yavaşça çektim. Ani bir hamleyle döndün, gözlerine, aralık dudaklarına, beyaz boynundaki bene  son bir kez bakıp gittikçe bulanan zihnimle yüzümü sana yapıştırdığımı ve yanağından aşağıya kayarak nihayet seni öpmeye başladığımı anımsıyorum. Sonrası flu…

Kalbim yerinden mi çıkıyordu yoksa gerçekten ilk kez sadece biriyle öpüşerek boşalabilecek kıvama mı gelmiştim bunlar net değil. Göğüslerini gömleğinin üzerinden acıtacak kadar çok sıkmaya başladığımı çıkardığın seslerden anlıyordum ama artık duramıyorduk. Pantalon düğmeni açmaya çalışırken, yavaşça geriye çekildin ama öpüşmeye devam ettik. Sana dokunmamı nedense istememiştin. Belki de aramızda olan bitene karşı duyduğun yabancılık hissi ve şaşkınlıkla kendini bir şekilde teslim edemiyordun, belki de hesaplamadan bu rolleri seçmiştik kendimize. Ortamımız rahatsızdı, kedin kapının orda durmuş ince ince miyavlayarak bizi izliyordu, içeride neler olup bittiğinden habersiz erkeklerimiz ve gecenin başından beri yarım yamalak göz attığımız filmin sesi geliyordu. 

Şimdi; 

Kapısına gelip gelip döndüğüm orgazmları,

Tam boşalacakken içime sıcacık akmaya başlayan veya herhangi bir yer(im)e boşalmak için aniden içimden çıkıp beni betona çakılmış kıvamda bırakan ve küçük ölümü gerçekleşince artık ereksiyonu azalmaya başlayan işlevsiz sikleri, 

Oral seks yaparken fazla sert davranıp zevk almayı engelleyen veya “hadi artık sik beni” diye yalvarmamı istediği için olur olmadık bir anda durup benimle erteleme oyunu oynayıp, beni sikinden bir süre mahrum bırakan ama sonra da içime girip, beş-altı git gelde boşalan adamları,

ve daha neler neleri düşünüyorum. Yarım kalan zirve heyecanlarımın yarattığı gerginliklere şimdi bu yazıyı yazarken gülümsüyorum… Çünkü sürenin ne kadar önemli olduğunu saniyelerle ölçülebilecek bu gibi durumlarda daha net anlayabiliyor insan. 

Ben arzu ve ihtirasın farkını, sen elini külodumdan içeriye soktuğunda ve o sıcak kayganlığı parmaklarınla ayırıp beni okşamaya başladığın saniyede anladım. 

Gerisi flu…

Gerisi yalan.


27 Kasım 2010 Cumartesi

Return to Innocence



Telefonda, akşam görüşmek istediğini ve Sinan’la sevgilisinin de bize katılacağını söylemiştin. Başta biraz direndim. Seninle ilişkimiz daha çok dört duvar arasında, herkesten uzak bir rutin üzerine kuruluydu. Nerden çıkmıştı şimdi onlarla beraber senin evinde misafircilik oynamak? Biz seninle sadece tek bir amaç için bir araya gelirdik. Bunun dışında kalan şeylerle ne sen, ne de ben pek ilgilenmezdik. Nezaketen yaptığımız hiç bir şey yoktu. Yanından her ayrıldığında, tekrar o şeyi yaşamak için geri geleceğin insanlar vardır. Biz işte buna benziyorduk. Bir gün vakti gelince seninle evleneceğini zannettiğin uzatmalı sevgiline rağmen, işyerinde siktiğin evli kadına rağmen, televizyonda futbol maçının sesini sonuna kadar açıp ara verildiğinde arkadaşlarınla telefonda –aaaabiiii- diye kurmaya başladığın cümlelere ve o anda bile avuçladığın kalkmış sikini ağzıma almamı gülümseyerek işaret etmene rağmen…Görmemezlikten gelebildiğim çok şey vardı çünkü sen içinde yontulmamış bir hayvan barındırıyordun ve o hayvan beni nedense yatağına bağlıyordu.

Sinan’la daha önce 3-4 kez karşılaşmıştım ve ondan hiç hoşlanmamıştım. Hesapçı piçin tekiydi ve senin de çok iyi bildiğin üzere beni sikmek istediğini güya sana çaktırmadan birkaç kez ima etmişti. Sen bu durum karşısında tepkisiz kalıp aslında beni yokluyordun. Şimdi bu misafirciliği yapmak istediğine göre kafanda bir plan vardı ve ben bu planın nihayetinde ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Aslında bir tahminim vardı ama gelip kendi gözlerimle bunu görmek ve yaşamak istedim. Belki de artık miladımız dolmuştu. Belki de bu taşı atmam gerekiyordu.

Sana geldim. Bana bir içki hazırladın ve Sinan’la sevgilisinin de birazdan geleceklerini söyledin. Asıl ihtiyacım olan bilgi bundan sonra geldi: Sinan’ın ve senin gerçek ismini kullanmayacaktık ve ben Sinan’ı tanıdığımı belli etmeyecektim. Normalde bunun üstüne meraklı bir kaç soru sorup, tepki vermem gerekiyordu ama bunu yapmadım. Bütün bunların altından çıkacak olan hikayeyi anlamak istiyordum çünkü. Kurduğun-uz bu oyunu kurcalarsam canını sıkacağımı ve muhtemelen de bana arıza çıkarıp tepki göstereceğini biliyordum. Olacaklar konusunda biraz da sabırsız olduğumu itiraf etmeliyim.

Bir süre sonra gecemizi başlatacak olan kapının sesini duyduk. Sinan ve kızıl saçlı sevgilisi ufukta belirdi. Tanıştık ve bana öncesinde dikte ettiğin gibi pek çok şeyde –mış gibi yaptık. Sen içkilerini ikram etmek üzere hazırlarken, Sinan hangi müziğin ortama uyumlu olacağını anlamaya çalışıp sürekli karar değiştiriyordu. Ortada anlayamadığım bir “atmosfer yaratma çabası” almış başını gidiyordu. Müzik seçilene ve içkilerimizden ilk yudumlarımızı alana kadar –mış gibi yapmaya devam edip ısınma turlarımızı attık. Sinan’ın kızıl saçlı sevgilisi Serap neredeyse ağzını bile açmıyordu. Neler olacağını sabırsızlıkla beklerken, tansiyonu biraz yükseltmek adına Serap’a “ne zamandır birliktesiniz?” diye sordum ve ağzından çıkan “iki hafta” cevabını duyduktan sonra Kızıl Saçlı Serap’ın aslında bir Anita olduğunu anlamam pek uzun sürmedi.

Anita zayıf ve zarif bir kızdı. Sinan gibi bir piç için fazla iyidi. “Paranın satın aldığı şeylerden biri de bu işte” diye düşünürken kafamda aydınlanması gereken ampul çoktan devreye girmişti zaten. O anda aynı odanın içinde oturan bizlerin kafalarından nelerin geçtiğini, kimin neyi ne kadar bildiğini ve ne şekilde bildiğini anlamayı çok istedim. Anita aslında farkında olmadan bana bir şey itiraf ettiğin farkındaydı ve benim ne şekilde davranacağımı kaygılı gözlerle izliyordu. Sinan İbrahim’di. Ben bendim. Serap aslında Anitaydı ve sen de Orhan’dın. Orhan! Senin de gerçek adın bu değildi oysa ki.

Bir süre sonra, tansiyonu daha da yükselteceğini bilerek sana  “Bu akşam, niye sadece bana gerçek ismimle hitap etmediğimizi öğrenebilir miyim?” dedim. 

Şaşırdın…
Sinan da şaşırdı…
Aslında Anita olan Serap da…

Kalkıp tuvalete giderken arkamdan geldin ve senden hiç beklenmeyecek sempatik/anlayışlı/ikna etmek için tatlı dil dökme çabası güden bir şekilde bana “biraz eğleniriz hep beraber diye düşünmüştük” dedin. “Ne güzel düşünmüşsünüz (Orhan?), insan elbette beraber eğlenebileceği kişileri pek kolay bulamıyor şu hayatta” demeyi istedim ama sustum. Sonra o bağlılık hissini duymanın beni ikna edeceğini zannederek bir sürü cümle daha çıktı ağzından. Oysa biz bağlılık hissetmek istemiyorduk ve bu kartını işini iyi bilmeyen bir yalancı gibi tam da bu esnada devreye sokmuş olman midemi bulandırdı. Susarak sana baktım ve tuvaletin kapısını kapattım. Bağlılık hissiymiş, değer vermekmiş, özel olmakmış…”Ben senin için bunları olmak istemiyorum ki, neden bu yollarla bana geliyorsun şimdi?” diyemedim işte.

Bir defasında bir arkadaşım bana “Erkekler bir kadını sadece sikiyor bile olsa, ondan başkası sikmesin isterler” demişti. Buna bir sahiplenme arzusu diyemeyiz. Olsa olsa bencilliktir. Bunları düşünürken, klozete oturdum ve işemeye başladım. İşerken elimi araya sokup avucuma işedim. Bunu yaparken de bir defasında benimle ilgili yapmak istediği şeyleri anlatan o adamın dediklerini düşündüm. “İşemekte olan amcığına elimi uzatarak seni avucuma işeteceğim ve sonra o çişleri yalayarak sana oral seks yapacağım. Sonra da seni domaltıp orada sikeceğim” …

Gergindim. Banyodan çıkıp ne diyeceğimi veya ne yapacağımı bilmiyordum. İçeriden sadece müzik sesi geliyordu, belki aralarında olup biten hakkında konuşuyorlardı.Tuvaletten çıkıp, çantamı alıp, hiç bir şey demeden sadece oradan basıp gitmek istiyordum.

Kafamdan düşüncelerimi uzaklaştırdığım anda, rujlu dudaklarım Serap’ın amına değdiğinde, rujumdan mı yoksa amından mı geleceğini anlayamayacağım pembeli şeker kokusunu hayal ettim. Yavaşça o şeker kokulu delikten içeriye parmaklarımı nasıl sokacağımı, tadına önce dilimin ucuyla yavaşça nasıl bakacağımı, sonra o şekerden biraz daha almak için iki parmağımı da içeriye sokup o ıslaklığı nasıl tadacağımı düşündüm.

Amın kılsız mı Serap? Yoksa sen de geveze bi ağdacıya mı açıyorsun bacaklarını? Sana 1 ay sonra evleneceği nişanlısının aldığı hediyeleri biiirr biiiirrr anlatıyor mu? Bacaklarını açmayı hayal ediyorum. Oralarda bir yerde göreceğim yara izinden başlamak istiyorum sana dokunmaya…

Kafamdan geçen hikayeden kopup gerçekliğe döndüğümde, içinde olduğum an’ın manasızlığıyla irkildim. Bir kadın kendine “Burada ne işim var?” sorusunu sorduğu andan itibaren aslında her şey bir geri sayımdır artık… Dedim ya bir tahminim vardı buraya gelirken ama gelip kendi gözlerimle bunu görmek ve yaşamak istedim. Bir insanın veya olayın seni yanıltmaması ve tahminlerinin doğru çıkması, duruma göre olumlu bir şey sayılırken, çoğu zaman da kötü bir filmin kötü tekrarlarından ibaret gibi görülebilir.

Miladımız dolmuş.

Acaba hafızamız neye göre seçiyor içine alıp yıllarca orada saklayacağı ve istese de unutmayı başaramayacağı şeyleri? Düşünsene ben ilkokuldaki okul numaramı, ilk yattığım adamın omuzundaki yanık izini, lisedeki edebiyat öğretmenimin kaçmış naylon çorabını, eski sevgilimin annesinin cep telefonu numarasını hatırlıyorum da, defalarca, günlerce, gecelerce kan ter içinde kalana kadar seviştiğim pek çok adamın yüzünü bile hatırlayamıyorum.

Banyodan çıkıp, sokak kapısına yöneldiğimi gördüğünde, yerinden bile kalkmadın ve ben de artık atmam gereken taşı atıp, bu oyunu bitirdim.

Kapı arkamdan kapanınca, kendimden bir şeyler kaybettiğimi çoktan unutmuştum. Yüzün silinmeye başlamıştı.

Masumiyet kazanılan değil, kaybedilen bir şeymiş.



Not; Bir dahaki sefere eğlenmek istediğinde, Selim yerine Serap’ın kız arkadaşlarından birini çağırırsan haber ver ORHAN. Belki gelirim ve bu defa kalırım.



31 Ekim 2010 Pazar

Frequently Asked Questions



Doğruca bara mı gideceğiz? Barmenden vodkalarımıza biraz daha eklemesini rica ederken, dudakların daha da çekici görünecekler mi? Gecenin sonunda sarhoş olup yolda sendeleyerek ve birbirimize tutunarak mı yürüyeceğiz? Otelin resepsiyonundaki kızla flört ettiğini fark ettiğimde,bunun bedelini sana asansörde kıstırıp pantalonunun fermuarını açarak ve elimi içeriye sokup sikini avuçlayarak mı ödeteceğim?  Sen bir yandan bunu yapmamam için beni ikaz ederken, bir yandan da aslında sana uygun yer ve zamanda – yani az sonra odamıza çıkınca- bana “sen miydin az önce kaşınan, o iş öyle değil böyle yapılır!” diye ders mi vereceksin beni sikerek? Ben bu esnada, arada bir özlediğim ve bir zamanlar aşık olduğum o adamla çıktığımız tatili hatırlayacak mıyım sence? Sana başka başka insanlarla seviştikten sonra niyeyse bazen onu özlediğimi anlatmış mıydım? Bunu anlattıysam belki de sana haksızlık etmiş sayılıyorumdur?

Çakmağı uzatır mısın?

Nerde kalmıştık?


Sana tek başıma olunca dengemin kaçmadığını anlatmıştım galiba? Biriyle beraber olmanın harika yanları var ancak ne olursa olsun bütünlük halimizi bozduğu da bir gerçek, sence de öyle değil mi? Yani düşünsene yalnızken yalanlar yok, ihanet yok, idare etmek yok, ihmal etmek yok, zarar vermek yok ve azalarak bitmek yok değil mi?. Bana bunlardan tamamen arınmış bir kadın erkek ilişkisinden bahsedebilir misin?  Yok, hayır sana bunları anlatıyorsam sakın bir şeyleri reddettiğimi ya da kötülediğimi düşünme olur mu? Sanırım sadece yalnızlıktan melankoliye kapılmayı ve dünyaya kızgın olmayı sevmiyorum anlıyor musun?Sana mı? Sana kızgın olduğumu nereden çıkardın şimdi? Aramızda başka birinin hayaleti varmış gibi mi geliyor?


Çakmağı uzatır mısın?

Nerde kalmıştık?

Şu an bu odada olan her şeyi ve hatta kafamızda dönen insanları, anları, düşünceleri, dışımıza kilitleyebilir misin? Yumuşak saçlarımı sertçe eline dolayıp beni gerçekten sikmeye başlamadan önce, bana hevesle gözlerim parlarken  “ben de!, ben de!” diye cevap verebileceğim saçmalıklar anlatabilir misin? Her şeyden önemlisi benimleyken susabilir ve sadece müzik dinleyebilir misin mesela? Önce yavaş yavaş aşığınmışım gibi benle sevişip, sonra içimden yabancı bir hayvan çıkarabilir misin? O hayvanı eğitip sana sadık ve ehli bir köpek haline getirebilir misin? Tek bir an bile senden sıkılmadan bana hiç yetmeyecekmişsin gibi hissettirip, “İstediğin her şeyi yaparım!” dedirtebilir misin?


Peki, hiç olma MIŞ gibi yapıp bu anlattıklarımı unutur musun?


Nerde kalmıştık? Sigaramız kalmadı mı?
....

Sigara almaya gidip, bir daha dönmeyebilir misin?






16 Ekim 2010 Cumartesi

Save a Prayer



Rica gibi söylediğin ama aslında sana itaat etmemi öğütleyen cümlelerin vardı. Seninle ilişkimizde ben hep edilgendim. Bu rolü bana sen biçmiştin. Başlarda öyleymiş gibi yapmayı öğrenirken, zamanla kişiliğimin senin yanındayken bir parçası kendiliğinden öyle olmaya başladı. Bu beni rahatlatıyordu. Bana söyleneni yapmak, düşünmeden hareket etmek benim nefes alma alanım olmuştu.

Beni yavaşça soymuştun, bacaklarımı köpürtüp itinayla traş etmiştin sonra yavaşça ve uzun uzun inceleyerek yıkamıştın. Yumuşacık kurulayıp, saçlarımı taramıştın. Tören gibiydi. O anlarda bana karşı hissettiğin şey tutku, aşk ve seksten öte bir şeydi sanki…Bu elbiseyi giy, içine bir şey giyme, topuklu ayakkabılarını giy ve elbette ayaklarına bordo oje sürelim demiştin. Saçlarımdan gelen şampuan kokusu oje kokusuyla karışmıştı. Ayağım dizinde seni oje süren ellerine emanetken, dikkatlice seni inceliyordum. Giyinik birinin yanında çırılçıplak durmanın garip bir yanı var. Bu şeffaflığı ancak tamamen teslim olmuş hissettiğimde garipsemediğimi o anda fark ettim. Pür dikkat, oje sürerken sen, ellerinin arasındaki şey ayağım değil, sanki dokunsan kırılıp bin parçaya bölünecek bir vazo gibiydi. Sen bana kırılabilecek bir şey gibi davranmasını da biliyordun… Bazen.

Bir defasında da, nereden ve ne zaman aldığını hiç bilemediğim tuhaf iç çamaşırları, çoraplar ve jartiyerleri çıkarmıştın çekmeceden. Önüme koymuş ve hiçbir şey söylemeden odadan çıkıp gitmiştin. Hepsini tek tek kokladım. Yeniydiler, benim içindiler. Giydim ve aynada kendimi incelerken, bir adamın bir kadına iç çamaşırı alırken, satıcıyla hangi diyalogları kurduğunu ve alışveriş yaptığı kadını nasıl tarif ettiğini düşündüm. Bu konudaki başarın bendeki hayranlığı arttırmıştı. Vücudumu benim kadar iyi tanıyordun. Sonra yanına geldiğimde bana o konsomatris ayakkabılarını giydirdin. Ben evin içinde gezinirken, beni sadece seyretmiştin. 

Başka kadınların hayaletlerinin dolaştığı bu eve gelirken sarhoş olup geliyordum. Sana ve sendeki bu edilgen halime alışmam zaman almıştı. Bana bilmediğim, yanlarımı, zaaflarımı, sınırlarımı gösteriyordun. Hayata dair öfkem azalıyordu senin yanındayken. Kendimi, senin bana baktığın ve gördüğün gibi görmek hem baştan çıkarıcı hem de oldukça tuhaftı.  Kendini bana açmazdın. Kapalı değildin ama bir esrarın vardı senin. Her şeye hakim oluşun benden 14 yaş büyük olmandan mı yoksa ihtişamından mıydı bilemiyorum. Bunu düşünmeyi bırakıp, hazzına varmayı tercih ettiğim çok aşikar.

Seni özlemekten zevk alırdım çünkü sonunda nasılsa sana geliyordum. Bazen daha kapıda beni kucaklayıp yerleşirdin içime. Sevişmelerimiz kısa sürerdi. Bana haz veren şeyin senin sikin olmadığını ikimiz de bilirdik. Sikinle veremediğin o hazzın açığını başka şeylerle kapatma konusunda ustalaşmıştın. Bütün hünerlerini bilmek isteyişim bu yüzdendi. 

Aylar sonra yine yarım yamalak geçen bir sevişmeden sonra ben o eve, o yatağa, yaptıklarımıza ve ricalarına yabancılaştığımı hissettim. Çember sanki bir yerde kırılıvermiş ve ben o buz gibi duvara çarpıp kalmıştım. Bendeki tuhaflığı sezip yine eksikliğini telafi etmek için bacaklarımın arasına yönelmişken seni durdurdum. Hiç tepki vermeden kalmış ve “Bu ayakkabılarını çok seviyorum, burada kalsınlar sakın götürme” demiştin. Evinde artan eşyalarımın arasına bir tanesinin daha katılması fikri içimi şişirmişti. Kalkıp giyindim ve geçen gelişimde “Bu senin çekmecen olsun” dediğin çekmeceden yine benim için aldığın diş fırçasıyla dişlerimi fırçaladım. Benim için çıkardığın havluyla kurulandım ve benim de kullanmama izin verdiğin tarakla saçlarımı taradım. 

“Gitmene gerek yok aslında, burada da çalışabilir, istersen bilgisayarımı da kullanabilirsin” dedin her zamanki kararlı halinle. Bu evdeki hiçbir eşyaya sahip olmak istemediğimi, sana ait hiçbir şeyi kullanmama izin vermeni istemediğimi, kısaca artık bu ben olmak istemediğimi o anda anladım ve bir daha buraya gelmemeye o zaman karar verdim. Bana verdiğin anahtarı masanın üzerinde unuttum ve seni son kez 

öptüm.




26 Eylül 2010 Pazar

Love is just a Bloodsport



Fırtınalar dinince ve fevrilik azalınca, olan biten her şey ardından tatlı bir “geçmiş gitmiş” huzuruyla hatırlanıyor galiba. Bu yüzden benim için büyümek küçük olmaktan ve genç kız olmaktansa kadın olmak daha güzel. Sikişme açlığının oluşturduğu gerginlik ve merak sönünce, en büyük aşkların niyeyse hala en çok hatırlanan yaralarla sonuçlandığını deneyimleyince ve bazen bir pipo nasıl sadece bir pipoysa, seksin de sadece bazen seks olduğunu, bunun üstüne taşıyabileceğinden fazla anlam yüklemenin yersiz olduğunu anlayınca, bundan sonrasının benim için daha az engebeli bir yol olduğunu hissetmeye başladım. Bu yüzden otuz yaşımda bana “olgun ve tecrübeli kadın” gözüyle bakıp yalanan çıtır kategorisindeki erkekler arasında prim yaptığıma sevinmediğim gibi, kıvamı artık kaçmak üzere olan ve neredeyse küçük mavi hapların desteği olmadan kendini hazırlıksız yakalanmış hisseden adamların lolita sevdasına da üzülmek aklıma gelmiyor açıkçası. Kısacası bizlere öğretilmiş çaresizliklerin dışında bunlarla ilgili herhangi fazladan bir duyguya sahip değilim.

Seks hayatı skalam 11 yaş büyüğümden 11 yaş küçüğüme uzanan bir yaş aralığına yayılmış durumda ve yaş kavramı beni genel anlamıyla zaten hiç de rahatsız eden bir nokta olmadı. Yıllar daha da ilerlediğinde ve artık acımasız bazı götürülerini anladığım gün, şu düşündüğümden farklı bakıyor olacaksam da, en azından küçük mavi haplar yerine tükürüğüm veya kayganlaştırıcım yardımıyla her zaman işlevsel olabileceğimi biliyorum. Boşuna dememişler; Fındık kadar am bakın burada da prim yaptı. Kendimi genç kızlığımdan daha hakim, deneyimli, çekici, mutlu, eğlenceli ve rahat hissettiğim şu dönemde, bunlara kafayı yorarak harcayacağım her an bana kayıp gibi geliyor açıkçası.

Ancak genç bir ruhla yaşlanmış bir bedenin içine hapsolmak kadın veya erkek her insanı korkutan bir şey olsa gerek. Bunu kabul ediyorum. Günü gelir de biraz daha gergin durabilmek, gülerken kırışmamak ve gıdımdan sarkan fazlalığa aynada takılmamak için narkoz alıp neşter altına yatmam gerekirse; üzülebilirim. Kendi yaşıtlarıma bakıp ne kadar “yaşlı” olduklarını düşünüp aynadaki aksime değil, içimdeki aksime bakıp acı çekmeye başlarsam ne yaparım bilmiyorum gerçekten?

Kafamdan bunların geçtiği bir dönemde kaygılanmışken, 25 yaşında olduğunu söyleyip aslında bundan daha küçük olduğunu iş işten geçtikten sonra öğrendiğim dalış hocamla tanışma şerefine eriştim. Tahmin edersiniz ki aramızda uzun uzadıya bir sohbet geçmedi. Geçtiyse de benim ilgim onun ağzından dökülen kelimelerinden çok tenine, dudaklarına, küçük kulaklarına ve damarlı ellerine takılmış olmalı. Ha bir de denize girerken giydiği şortun üzerinden belli olan sikine muhtemelen…Bir insanı daha ilk gördüğün anda nasıl olduğunu anlamaya bile fırsat olmadan onu arzulamaya başladığınız anı düşünün. Karşınızdaki kişi daha adını söylerken, onunla neler yapmak istediğinizin film şeridi gibi gözlerinizin önünde geçtiği anı. Son derece acımasız ve hunharca. İşte benim de başıma bu kez aynen bunlar geldi. Gördüm ve arzuladım. Arada olup biten şeyler benim için sadece bir detaydan ibaret.

Taze kan ihtiyacımı gecenin bir vakti dalış teknesinde tüplerin arasında karşılarken, her hücremin yenilendiğini duyumsayıp kahkaha atmış olmam boşuna değil. Sikerken bana kahkaha attırmayı başarabilen adamlar kesinlikle bir ödülü hak ediyorlar. Muhtemelen dengesiz olduğuma kesin gözüyle bakan çıtır dalış hocam; deneyimsizliğinin getirdiği telaş ve endişeyle,bir yandan da gençliğinin verdiği bilek gücüyle, asla ritmi kaçırmadı çat/çat/çat/çat/ çat. HAH/HAH/HAH/HAH/HAHaaaaaaaaaa

Sonrasında suratımda aptal ama mutlu ve rahatlamış bir ifadeyle yığılıp kalmışken aklımdan geçen tek şey; hizmetçisinin bütün kanını küvete akıtıp, gençleşmek için kan banyosu yapan Erzsebet Bathory’di.


B  E  N  İ     M  E  N  İ  N  L  E    S  A  Ç    D İ  P  L  E  R  İ  M  D  E  N 
A  Y  A  K    P  A  R  M  A  K  L  A  R  I  M  A     K  A  D  A  R    Y  I  K  A !!!

lütfen…